TEST YAYINI

PARLASIN MI ABİ ?

23 Nisan Çocuk Bayramı Kutlanırken Avukat Hasan Erdoğan’nın  kaleme aldığı gözlem  çocukların unutulmaması içindir.Aynı zamanda utanılması içinde bir davettir...

"parlasın mı abi?..

nicedir şehri gülistanımdan hikaye anlatmadım değil mi size?.. usuldan yanaşın yamacıma, sabah beri aklıma düşen, o günlerden kırık dökük bir hikaye anlatayım size.. dilim döndüğünce ve yüreğim elverdiğince..

yağmurlu puslu bir sonbahar sabahına uyanmıştım bu sabah.. akşamın böyle olacağı, gün doğumundan belliydi bekli de.. serçemi bırakıp okuluna giderken işyerime, yedi sekiz yaşlarında bir çocuk, omzunda boyundan büyük bir sandıkla çıktı karşıma.. gözlerimin içine bakıp, dedi ki: “parlasın mı abi..” birden bire o yamalı yaslı, omzunda boya sandıklı çocukluğumdan hatıralarım sökün etti..

buğu indi gözlerime ve inceden bir hüzün.. önce gönlünü alıp boyacının, sonra elimin tersiyle kovdum hatıraları.. nasılsa akşamı var dedim sabahın..

hafifletip işi gücü, oldu diye akşam istemsizce yazmaya başladım az önce usuldan.. sabah beri çaresiz çöktü o hüzün.. yazmasam olmazdı biliyorum kendimden..

bu bizim külüstür yürek, madem sabah beri mutedil dalgalı.. madem ne etsem, ne tutsam nafile.. hüzne yazgılı.. çaresiz aldık bizde yine ucu kırık kurşun kalemi..

merakta koymadan sizi, geleyim anlatılacak hikayeye.. yetmişli yılların sonu, daha gelmemişim on yaşına.. yaşıtlarımın en büyük kavgası, fener mi yoksa, galatasaray mı avrupa takımı.. cemil turan mı en büyük, yoksa metin oktay mı?.. ya da filiz akın, ediz hun’a mı aşık, yoksa izzet günay’a mı?.. kemal sunal’dan daha güzel “eşoleşek..” diyen var mı?..

ben de yaşıtlarımın bu yarışına okulda dahil olup, okul sonrası ve hafta sonu ayakkabı boyuyordum kızılay güvenpark’ta.. çünkü babamın iki yakası zor geliyor bir araya.. hele bir de iki göz daha eklemişiz ki o yaz keklik pınarındaki konduya.. hiç istemesede babam, çaresiz gönderiyor beni sakıza, ayakkabı boyamaya..

aile bütçesine ufak tefek katkım oluyordu elbet.. gün boyu zabıtayla kovalamaca oynayıp boya sandığını kaptırmazsam şayet.. boya sandığının gitmesi, felaketlerin en büyüğü, en az üç günlük göz yaşı.. sandığı kaptıranın hali, en acıklı türk filminden acı.. ama dinlemez ki zabıtaların başı.. sezercik görse kendini unutur bize acır.. çünkü kaptırınca sandığı, üç beş gün sakız satacaksın, gençlik parkı veya güven parkta, sandık parası çıksın diye.. sonra leflef’in inci siyah boyası, acı kahvesi, sarı teneke nuri leflef cilası, iki kıl fırça, birde üstüne badem yağı, bol cilası.. evden araklanacak yumuşak kadife bez, cila sonrası parlatıcı, iki bulaşık süngerleriyle, ölçü için ezilecek çay kaşığı işin cabası..

lanet olası sakız işinde yok ki boyacılıktaki kadar para, boyacılık öyle mi ama.. beş ayakkabı boyadın mı kurtardın gitti günün sermayesini.. hele ki düştü mü afilli façalı iki janti abi, atarlar bol bahşiş.. vay ki vay.. ve son iki çift boyadan sonra hak edersin, helalinden çıtır simit ile yanına ilham gazozu.. hak edilmiş gün sonu ziyafeti.. sakız öyle mi, kutunun bitmesi en iyi ihtimal bulur akşamı.. en beteri yakalanma korkusuyla sınıf arkadaşlarına, mecburen dikmen keklik pınarı, öveçler dolmuş durakları.. yılan gibi yolcu kuyruğunda dön dur, dolap beygiri halini görse ciğerine ateş düşer..

“sakız var.. naneli var, mentollü var.. 
“tipitip” var, “cincin” var, otuz iki dişe “bayram” var..”

üç güne tamam oldu mu sandık parası, çıkrıkçılar yokuşundan alınır ucuzundan yanları pirinç haneli ayakkabı sandığı.. boya, fırça ve bilumum levazımatı..

sonra güven parkta sırtımızı yaslayıp ayakkabı boyadığımız o anıt.. belki de hikayenin asıl kahramanı.. üniversite yıllarında şiirlerini öğrenip çok sevdiğim şair hasan hüseyin, o anıtın etrafında bizleri ve gündelikçi kadınları izleyerek “insan pazarı” şiirini yazmıştı kesin..

“güven park'ta bir anıt var, 
yamru yumru kara taştan 
yazıyor ki, o anıtta 
öğün, çalış, güven ey türk!..”

niye yapılmıştı o anıt ve niye yazılmış üstüne o yazı, anlayacak yaşta değildik elbet.. ama ellerinde tüfek, kocaman yarı çıplak iki adam vardı anıtta.. bir duvara yaslanmışlardı.. aslında belki de duvar onlara yaslanmıştı.. onlar tutmasa önünden geçenlerin üstüne çökecekti sanki o kocaman duvar..

ve biz boyacılar o duvarın dibinde.. tutmasalar belki de üstümüze devrilirdi o kocaman duvar.. heykel altındaki duvarda da kabartma savaş resimleri vardı.. resimde kim kimle savaşıyordu biz ne bilelim?.. sorsalar otomatik hazırdı cevap: “kesin gavuru döküyoruz denize..”

o kocaman anıtın önünde ve arkasında yaz kış, şıkır şıkır fıskiyeli iki havuz.. havuzların etrafında at kestaneleri, meşe ağaçları.. ağaçların duldasında havuz etrafında, banklar, beton oturaklar, işte burası zabıta fırsat verdikçe bizim mekanımız, ekmek teknemiz, açık hava dükkanımız..

ve sonra ömrümce kulaklarımda çınlayacak olan, biz boyacıların birbirimizle yarışarak yeri göğü yırtan nakaratımız..

“badem yağlı, bol cilalı abii.. ayna gibi olmazsa para yok..
ayhan ışık da bize bayatıyo abiii.. parlasın abiii..”

gelmeyince müşteri, elimizdeki fırçalarla ritimli vurmaya başlayarak boya sandığına..

tırraaak tırraaakk.. taka taaakkk.. 
bağdem yağlııı.. bol cillalııı.. 
trraaakk traaaaakk.. taka taaakkk..
ayhan ışık'ta bize boyatıyo abii.. sadri alışık'taa..

güven parkın bir de yarası vardı elbet.. dolmuş durakları ile başbakanlık binası arasında gün boyu iş bekleyen gündelikçi kadınları.. gelen geçenin kiminin bıyık altından güldügü, kiminin utanmadan laf attığı gündelikçi kadınlar.. yine şairin aynı şiirinde:

“cam silerik, parıl parıl 
ağartırık kap kacağı.. 
yeter ki gelsin de ekmek 
biz her bir işi görürük..”

dediği gündelikçilere hiç gelmeyim şimdi.. belki başka bir zaman, kim bilir?..

döneyim ben yine biz boyacılara, ertesi sabah okulda, diğer çocuklardan utanarak, avuç içinde erittiğimiz onca kalıp sabuna ve ellerimizi onca mintaxla çitilememize rağmen yine de parmak uçlarımızda nuri leflef’in zift karasını unutup.. yırtarak iman dolu göğsümüzü, yeri göğü inletiyorduk:

“türküm, doğruyum, çalışkanım.. 
varlığım, türk varlığına armağan olsun!..”

ve okul dönüşü, atıp çantayı, sıyırıp kara önlüğü, takıp boynumuza boya sandığını, akşama kadar işyerimiz olan güven parka yol alırdık..

iki şey düşerdi biz boyacıların payına, 
birincisi: enselenip kaptırmamak sandığı zabıtaya, 
ikincisi: övünmek halimize.. çünkü;

“yazıyor ki, o anıtta 
öğün, çalış, güven ey türk!..”

Teşekkürlerimle..24.4.2019

SHU Nihat Tarımeri




Yorumlar

    Bu makaleye henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum Ekle

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş Yapın veya Üye Olun.