TEST YAYINI

Afet Yönetimine Dair Bir Gözlem - “İLETİŞİYORUM, İLETİŞİYORSUN, İLETİŞİYOR”

İLETİŞİYORUM, İLETİŞİYORSUN, İLETİŞİYOR…

 

Hemen hemen dört yüz bin yıl önceydi. O son büyük buzul çağından çıkalı henüz yüz bin yıl ancak olmuştu. Yine de hava sıcaklığı hala çok dengesizdi. Alışmıştı tabi göçebe ömür, dile kolay otuz senelik ömre neler sığmazdı ki. Geniş bir yüzü, soğuk havayı anında nemlendirecek kadar büyük bir burnu, ufak tefek ama kaslı bir vücudu vardı. Kürke benzer deri yapısı kalın ve oldukça kıllıydı. Düşünmeye başlamış olacak ki beslendiği canlıların postunu kürk yapmayı bile akıl etmişti. Karşı dağın dik yamacında, geçici kolonisinde yaşayankomşularına oranla daha dik duruyordu ayakta. Bakmayın dik dediğime, sana bana göre kamburdu işte. O gün boğazında bir karıncalanma vardı, kulakları hassaslaşmış ve dili ağzının içine sığamaz olmuştu. Çevresindekilerin beklemediği farklı bir olay yaşanacağı besbelliydi. Dudaklarını aralarken yaşadığı heyecan ürperticiydi. Ve şöyle dedi:

- Gouaurarrhh ! ( Susturma söylemi ! )

Ve homo sapien – neandertal geçişindeki atamız ilk sözlü iletişimini kurdu. En azından ben böyle tahmin ediyorum. Ne kadar büyük bir adım değil mi? Bundan sonra kurulacak olan her susturma içerikli sözlü iletişim belki de böyle başlayacaktı. 

- Yapılan planlamada bir takım yanlışlıklar var sanırım, ne dersiniz ?

- Gouaurarrhh !

Benziyor öyle değil mi?

İletişim insanoğlunun vazgeçilmezi, olmazsa olmazı. İletişim,tarihi değiştiren adım taşı. İletişim tarihin değiştiğini birbirimize haber vermenin yolu yahu. Sözsüzü ve sözlüsü, yazılısı ve resimlisi, sembolle yapılanı ve araçlarla kurulanı. O kadar çok çeşitli yol ile iletişim kurabiliyoruz ki dört yüz bin yıl önce başladığımız bu etkileşim yolunu günümüzde kullanmayı unutmak gerçekten şaşkına çeviriyor insanı. Düşündüğü hakkında düşünebildiği iddia edilen biz modern insanlar hala varsayılandan çok uzaktayız ve her gün yeni bir örneğine canlı şahitlik ediyoruz.

30.11.2020 tarihli, 6.8 şiddetindeki İzmir’de gerçekleşen sarsıcı depremin üzerinden 25 gün geçti. Depremi bizzat yaşamanın yanı sıra, depremin ilk gününden günümüze kadar sahada çalışmış olmak gerek depremzedelerin ve saha çalışanlarının maruz kaldığı travmanın boyutunu görmeyi,gerekse sahada hizmet sunma aşamasında yaşanan problemlerin vahametini fark etmeyi kolaylaştırıyor. Problemlerin temelini ise dört yüz bin yıllık mazisi olan “İletişimsizlik” oluşturuyor. 

“Telefon geleli yarım saat oldu ya da olmadı. Gecenin karanlığı mıydı gökyüzündeki karartı, yoksa karanlık bir gecenin kasveti miydi? Attığın her adım bacaklarına tonlarca yük yüklüyordu, yer çekimi kuvvetini artırmıştı sanki. Üzerime ne giydiğimi, yanıma ne aldığımı bilmeden kapıda bekleyen araca uçar adım bindim güçten düşmüş bacaklarıma rağmen. Radyonun hemen her kanalı yaşananlardan, durumun ağırlığından ve enkaz alanlarındaki feryattan bahsediyordu. Haberin arka planında hiçbir ses yoktu, tek düze-neşeden yoksun bir ses benzer ifadeleri tekrarlıyordu. Peki benim duyduklarım neydi? Kanal değişiyor; kafamın içindeki çığlıklar, haykırışlar, ağlayışlar git gide sesini yükseltiyordu.Görevli olduğumuz bölgeye varmak üzereyken pencereden sokağa bakma gafletinde bulundum. Metrelerce yükseklikteki beton yığınlar gözü yaşlı, dizlerinde derman kalmamış, hayatının son günlerini geçiren ihtiyarlar gibi devrilmişti yanına. Başını yaslayacak bir omuz olmasa belki onlar da göçüp gidecekti. O omuz bile bugün titriyordu, her karanlık gecenin dimdik ayakta duran destekçisi bu gün destek arıyordu. Canlı gözlerle gördüğüm en büyük iş makineleri ayakta tutmaya çalışıyordu kendisinden daha büyük o yapıları.Kocaman aydınlatıcıların devasa gölgeler oluşturan ışıkları gecenin karanlığını kırmıyor, aksine kasveti korkuyla bağlıyordu. Korkmam kolay kolay derdim, o gün elimi yüreğime götürüp her şeyin yoluna gireceğine inandırmaya çalıştım…”

Bir afet bölgesinde hizmet veriyorsanız güçlü olmak zorundasınız, hem psikolojik hem de fiziksel açıdan. Gücünüzü en idareli biçimde kullanmak zorundasınız. Afetin ilk günü oldukça yıpratıcıdır. Deli divane koşuşturmak, herkese el uzatmak, tüm gözyaşlarını silmek, herkesi teselli etmek istersiniz. Salgılanan adrenalin hepsine yetişebileceğiniz inancını işler içinize. Hep bahsettiğimiz Kırmızı Süper Kahraman! pelerinini o gün gerçekten giydiğinize inanırsınız. Aslında giydiğiniz yalnızca Kırmızı bakanlık yeleğidir. Ve üzgünüm, süper güçler vermeyi bırakın bazen itibar bile vermez. Alandaki ilk iletişim problemini adım attığınız ilk beş dakikada görebilirsiniz. Muhatap alabileceğiniz bir kriz masası bile yoktur, saatlerdir arama kurtarma çalışmalarının devam ediyor olmasına rağmen. Enkaz altında yakını için feryat figan ağlayan anneler, babalar, kardeşler ayakta durmalarının tek umudu olan haber alabilme hadisesi için bir sağa bir sola koştururlar. Sizden krizin henüz ilk saatinde psiko-sosyal destek sunmanız istenir. Oracıkta kendini enkazın altına atabilecek bir aileye sunulacak en önemli desteğin doğru bilgi akışını sağlamak olabileceği unutularak. Destek olabilmek adına bilgi alacağınız “yetkili arkadaş”ı bulmak mahşerde yüce sevgiliyi aramak gibidir benzetmesi kimine abartı gelebilir. “Ey Sevgili! En sevgili… Muhtacım.” 

Hani her acı gün mutlaka hava buz gibidir ya, işte o gün iliklerinize kadar hissedeceğiniz bir soğuğu kucaklarsınız. Enkaz altında kalan ailesinin üşüdüğünü bilen depremzedeler ise kendini soğuğa bırakır. Ailenin sarılması konusunda ikna etmeye çalışacağınız tek bir battaniye bulmak için bile üç – dört farklı kuruluş ile görüşmek zorunda kalırsınız. Saatler ilerledikçe göz pınarları kuruyan depremzedeler ayakta durmakta güçlük çekmeye başlar. Bir yudum su geçmez ya kursaktan, görev bilirsiniz yine de direnmeleri için temel ihtiyaçlarını karşılamayı. Her yerden, her kesimden ve her görüşten gönüllüler akar alana, dayanışma! Bazen dayanılmaz bir hal alır ya… Kimisi fotoğraf ve video çekmenin derdindedir. Kimisi aileyle doğrudan konuşmak ister, olur olmadık her şeyi sormaya başlar. Bilgi alma isteği bir hastalık gibidir, radyo ve televizyon yeterli gelmez. Fotoğraf demişken değinmeden geçersem haklarını yemiş olurum. Depremzedelerin yanında olduğumuzu cümle aleme duyurmak adına alana adıma atar atmaz aileler ile aynı fotoğraf karesini paylaşmamızı isteyen sayın idarecilerimize selam olsun!

“… Gördüğüm enkazın yaşam alanı olarak nitelendirilen bir yapıya ait olabileceğini asla tahmin edemezdim. Ne olduğunu bilmediğim betonu, briketi, tuğlayı tarif etseler o toz ve toprak yığınıyla asla bağdaştıramazdım. Arama kurtarma çalışması dediğimiz olayın büyük kısmının kovalar ile toprak taşımak olduğuna inanamazdım. Buradan bir insanın canlı çıkacağına ihtimal bile veremezdim…”

Enkaz kaldırma çalışmaları günlerce devam eder, depremin yıkıcı gücüyle paralel ilerler bu süre. Çok çabuk organize olmak gerekir depremzedelerin temel ihtiyaçlarını karşılamak adına gerekli adımları atmak için. Bir iletişim problemi de burada yaşanır. İlk olarak acilen çadır kentlerin kurulması gerekir. Deprem için toplanma alanları aslında afet planına göre belirlenir fakat plana uygun hareket edilmez mesela, yazılı olmayan bir kural. Gidilir hemen enkaz alanının dibine çadır kent kurulur ki tüm depremzedeler travmayı tekrar tekrar yaşayabilsin. Muhteşem bir güvenlik önlemi alınır. Güvenlik şeriti! Adeta görünmez bir kalkan. O kadar görünmez ki çadır kente giren çıkanın haddi hesabı yoktur.  Hemen her STK, her vakıf, her belediye gözüne kestirdiği en güzel alanı sahiplenip çadırını kurar oraya. İsteyen herkes de üye olabilir bu topluluklara. Üyelik şartı amblem taşıyan sıfır kol bir yeleği giymek olsa gerek. Kontrol mekanizmasına ihtiyaç duyulmaz, her STK kendi hizmetini kendisi verir. Ne de olsa temel amaç hizmettir(!).

- Merhaba, ben “X” derneğinin gönüllüsüyüm, size “y” hizmetimi sunacağız. Lütfen “z” bilgilerinizi bizimle paylaşınız. He bu arada, “y” hizmetimizi verirken bir tane fotoğraf çekineceğiz!

Aileler deprem anında yaşanan o korkunç yıkım gürültüsüyle, korkmuş kimselerin kaçışırken yanında götürebildiği tek şey olan çığlıklarla, hıçkırarak ağlayanların sesiyle, ambulans ve itfaiye sirenleriyle; en kötüsü bunların hepsinin aynı anda zihinlerinde yankılanmasıyla mücadele ededursun, çadır kentte hayat adeta bayram yeri gibi davranılır –çoğunlukla gönüllüler tarafından-. Gülüp eğlenen gencecik çocuklar, alanı piknik yeri gibi kullanan görevliler, panayıra gelen meraklı ziyaretçiler, şov ve reklam peşinde koşan isimlerini belirtmemiz halinde tarafımıza dava açabilecek olan kimseler… Nefes almak için yalnızca beş dakika çadırınızın önüne çıkarsanız o süre zarfında en az beş fotoğraf, yedi farklı hediye, on beş farklı meraklı bireyle ile arkadaş olma fırsatına sahip olursunuz. Huzur ve sakinlik size dünyanın en uzak kelimeleri haline gelir. Yalnızca geceleri el ayak çekildiğinde sessizlik size elini uzatmaya çalışır. Parmak uçlarınız bile birbirine değmeden sizi ayıran şeyin adı kâbuslardır…

“Hemen her çadırın önünde bir varilin dörtte biri yüksekliğinde büyük kovalar veya mini odun sobaları vardı. Geceleri çıtır çıtır yanan odun seslerini işittiğiniz dakikalar da olurdu tabi, iş makinelerinin çalışmayı durdurduğu anlarda. Makinelerin sesinin kesilmesi ise bir mucize ihtimalinin daha ortaya çıkması demekti. Bir hayat daha kurtarılabilirdi. Fakat çoğunlukla böyle olmadı. Hayatını kaybetmiş canların vücut bütünlüğünün bozulmaması için gösterilen bir özendi bu… Sonra, bir gece tüm makine sesleri tamamen yok oldu. Benim için derin bir sessizlik, aynı sobayı ısınmak için paylaştığım kimi insanlar için ümitlerin yok oluşuydu. Uğultuların şiddetini artırdığı, nefes almanın güçleştiği, gözyaşlarınıtutmanın bir anlamının kalmadığı saatler… Geceleri gün boyu yüzünü bile görmediğim insanları gördüm çadırlarının önünde. Kestane pişirilmiyor, başında toplanıp sohbet edilmiyor ve hatta ısınmak için kullanılmıyordu sobalar. Sanki onlar, acılarını odun ateşinde yakıyorlardı …”

Afet bölgesinde hemen her kamu kurumu-kuruluşu tek bir şeyin derdindedir. İstatistik! Veri elde etmek sahadaki en basit iştir aslında, tek bir görevli kuruluş ve ortak bilgi ağı. Ta taaa çözüm iletişim. Her gün aileleri en az dört-beş kamu görevlisi “taciz” eder. Sorular hep aynıdır.

- Kaç kişi yaşıyorsunuz? T.C. kimlik numaranız nedir? Adresiniz nedir? Meyve getirdim bırakıyorum sonra yersiniz. Şimdi bir de fotoğraf çekinelim.

Üst makam veri peşindedir. Kaç depremzedeyle görüştünüz, kaç form doldurdunuz ve aklınıza gelen tüm nicel sorular. “İçerik? Boş verin içeriği fotoğraf çekinin.” Kimse dile getirmez ama beklenti tamamen budur işte. Bu arada tabi ki meslek etiğini, ailelerin yüksek yararını gözeten sevgili meslek büyüklerimi ayrı tutuyorum. Biliyorsunuz, “Bu dahiltüm genellemeler yanlıştır.” - Friedrich Nietzsche

Nitelikli görüşmeler yapmaya başladığınız, doğru hizmeti sunmaya çalıştığınız ve gerçekten psiko-sosyal destek içerikli mesleki çalışmalar yapmaya başladığınız anda sizden talep edilen veriler doğrudan düşüşe geçecektir. Günlük sunulan sayılar azımsanacak ve tepki alacaktır. İlerleyen günlerde size –nitelikli görüşme yapmanız halinde-  ulaşılması mümkün olmayan bir hedef konulacak ve dar bir zaman aralığı belirlenecektir. Kimi dirayetli meslek elemanları bile bu baskılama altında eriyip gidecektir…

Sorunlar burada ifade etmekle bitecek gibi değil maalesef. Alanda Bakanlığımızın otorite sahibi olamaması, hizmetlerin çok başlı ve kontrolsüz sunuluşu, akreditasyon sorunları, psiko-sosyal destek hizmetlerinin veril-emey-iş biçimi, yetki problemi, “benim görevim değil” söylemi, kimi zaman nefret söylemi, STK-Kamu çatışması, etik sorunlar, güvenlik sorunları, yarım yamalak çözülen barınma sorunu ve tabi ısınma sorunu, döneme özgü olarak Covid-19 sebebiyle yaşanan sağlık sorunları, yaşanması muhtemel sorunlar karşısında önlem alınamaması ve hatta üzerine hiç düşünülmemesi sorunu, diğer temel ihtiyaçların karşılanması konusunda yaşanan sorunlar vs. vs. Tabi bir de tüm bu sorunların temelini oluşturan İLETİŞİM sorunu. Eleştirilecek o kadar çok şey var ki! Buna rağmen çoğumuzda ne eleştirme cesareti var ne de idarecilerimizde eleştiriyi kaldırabilme olgunluğu. Bilmiyorum belki de fazla abartıyorsun veya sorun yaratmaya çalışıyorsun diyenler olacak aranızda. Belki de ortalama standartlarda bir hayatı yaşamaya alıştığımız için sorun olarak nitelendirdiğim konular kimine çerez gibi gelecek. Ben eleştiriye açığım, olması gerektiği gibi. Ben idealistim ve her insanın ideal şartlarda yaşaması gerektiğine inanıyorum. Mutlak mutluluğun peşinden koşmanın ve ona en yakın olanı elde etmenin peşinde olmaya da devam edeceğim. Gücüm yettiğince, karşılaştığım her soruna karşı çözüm üretme çabasında olacağım. Bizler, kendi başına çözüm üretme konusunda problem yaşayan her dezavantajlı bireyle çalışan meslek elemanlarıyız. Hizmet vermek için mücadele ettiğimiz kimselere bireysel doğrularımız-ortalama yaşantılarımız çizgisinde çözüm sunmak kabul edilebilir olmamalı. Bir gönüllü gibi değil, Süper Kahraman gibi değil; “LÜTFEN” etik değerlere saygılı bir meslek elemanı gibi çalışalım…

“Geriye yalnızca hatıralar kaldı, bir de yığınların arasından kurtarılan birkaç fotoğraf. Her baktığında kurtarılamayanları hatırlatacak… Yağmurun altında kalınca kâğıdı buruşmuş, betonların altında kenarları yıpranmış, acıların altında ise tüm renkler solmuştu. Gözlerini ona iliştiremiyor, avuçlarının arasından da bırakamıyordu. Nefes almakta güçlük çekiyor fakat onu koklamaktan da kendini alamıyordu. Sahi fotoğrafın kokusu olur muydu? Gül kokan yavrunun, cennet kokan ana-babanın, kardeşin ve kardeşten ötenin acısı unutulur muydu? Başını yastığa koyduğunda gözler uykunun yolunu bir gün yeniden bulabilecek miydi? Acı, keder, yas ciğerden sökülüp atılacak olsa ciğerini geride bırakacak kimseler hayata devam edebilecek miydi?”

“Elimden tut yoksa düşeceğim,

Yoksa bir bir yıldızlar düşecek.

Eğer şairsem beni tanırsan

Yağmurdan korktuğumu bilirsen

Gözlerim aklına gelirse

Elimden tut yoksa düşeceğim.

Yağmur beni götürecek yoksa beni…”

 

 

 

Sosyal Hizmet Uzmanı Murat ŞAHİN




Yorumlar

    Bu makaleye henüz yorum yapılmamıştır.

Yorum Ekle

Yorum yapabilmek için giriş yapmanız gerekmektedir. Giriş Yapın veya Üye Olun.